Selman Yümnü'nün "Herkesin boykotu kendine" başlıklı köşe yazısı
Son zamanlarda boykot kelimesi gündemden hiç düşmüyor. Bir yanda Filistin’de yaşanan zulme tepki olarak insanlar, vicdani bir duruş sergileyerek markalara karşı boykot çağrısı yapıyor. Öte yanda ise siyasi arenada boykot, bambaşka bir anlam kazanıyor; iktidar ve muhalefet cephesinde stratejik bir araç haline geliyor. Ancak burada gözden kaçan temel bir mesele var: Boykot gerçekten bir ilke meselesi mi, yoksa kişisel ve politik çıkarlara göre şekil değiştiren bir araç mı?
Filistin meselesinde boykot edenler, bunu insani bir duruş olarak görüyor. Birçoğu, zulme ortak olmamak adına yıllardır tercih ettiği markalardan vazgeçiyor. Ancak hemen karşılarında başka bir grup var: "Tamam, boykot ediyorsunuz da orada çalışanlara yazık değil mi?" diyenler… Ne ilginçtir ki, aynı kişiler başka bir siyasi sebeple boykot yaptıklarında, işletmelerde çalışanlar birdenbire unutuluyor!
Bir kafeye, bir gazeteye ya da bir organizasyona yönelik siyasi sebeplerle başlatılan boykotlarda kimse "Orada çalışan insanlar da ekmek yiyor" demiyor. Çünkü mesele, gerçekten çalışan emekçilerin mağduriyeti değil, boykotun kimin çıkarına hizmet ettiğidir. Eğer boykot edilmesi gereken şey bizim dünya görüşümüze tersse, "Orada çalışanlar ne olacak?" sorusu devreye giriyor. Ama eğer işimize geliyorsa, o çalışanlar sanki hiç yokmuş gibi davranıyoruz.
Boykot, bir toplumsal refleks midir, yoksa sadece işimize geldiğinde hatırladığımız bir tepki biçimi mi? Eğer ilkelerle hareket ediyorsak, her boykotta aynı hassasiyeti göstermeliyiz. Ama bugün geldiğimiz noktada görüyoruz ki, herkesin boykotu kendine…